Prof. Dr. Kürşat Karacabey yazdı
1980 sonrasında kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), aradan geçen yıllara rağmen Türk yükseköğretim sisteminin en çok tartışılan kurumlarından biri olmayı sürdürmektedir. Farklı siyasi görüşlerden siyasi örgütlerin ve akademisyenlerin ortaklaştığı nadir konulardan biri de YÖK’ün mevcut yapısına yönelik eleştirilerdir. Bu nedenle YÖK’ün, siyasetin, cemiyetlerin ve cemaatlerin etkisinden uzak; yalnızca yükseköğretimin ihtiyaçlarını gözeten, özerk ve tarafsız bir koordinasyon merkezine dönüştürülmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Her rektör atama döneminde kamuoyunda aynı tartışmalar yaşanmaktadır. Adayların yönetim tecrübesi, bilimsel üretkenliği, akademik saygınlığı ve üniversiteye sunacakları vizyon yerine; dönemin siyasi iktidarına, çeşitli cemiyetlere veya cemaatlere yakınlıklarının belirleyici olduğu yönündeki iddialar ve değerlendirmeler kamuoyuna yansımaktadır. Böyle bir algının dahi oluşması, üniversitelerin akademik özerkliği ve bilimsel özgürlüğü açısından ciddi bir güven sorunu doğurmaktadır.
Geçmişte üniversitelerde yapılan rektör seçimleri kusursuz değildi. Ancak öğretim üyelerinin ve üniversitelerin iradesini yansıtan, ardından YÖK’ün değerlendirmesi ile Cumhurbaşkanının takdiriyle tamamlanan süreç, eksiklerine rağmen daha katılımcı ve demokratik bir modeldi. Bu sistem geliştirilebilir; örneğin iki dönem yerine tek dönem beş yıllık görev süresi gibi alternatifler değerlendirilebilirdi.
Ayrıca bu model, üniversite kültürünü ve akademik gelenekleri tanımayan kişilerin dışarıdan rektör olarak atanmasını da büyük ölçüde engelliyordu.
Bugün ise YÖK’ün, özerk bir yükseköğretim kurumu olmaktan ziyade siyasi etkilerin daha yoğun hissedildiği bir yapıya dönüştüğü yönündeki yaygın kanaat, kurumun saygınlığını ve kamuoyu nezdindeki güvenilirliğini tartışmalı hâle getirmektedir.
Rektör atamalarının siyasi veya cemiyet cemaat yatırımları olarak görülmesi, bizim adam anlayışıyla kadro dağıtıldığı yönündeki iddialar, özellikle basına da çokça yansıyan bazı bölgelerde akrabalık, hemşehrilik, ideolojik yakınlık veya cemiyet ve cemaat ilişkileri üzerinden akademik yükselmelerin gerçekleştiği algısı, yükseköğretim sistemine duyulan güveni zedelemektedir.
Bugün birçok genç akademisyenin zihninde, “Ne kadar nitelikliyim?” sorusundan önce, “Kime yakınım?” sorusunun öne çıktığı yönündeki kaygılar, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tablo ortaya koymaktadır.
Üniversiteler; düşüncenin özgürce üretildiği, liyakatin esas alındığı ve bilimsel rekabetin teşvik edildiği kurumlardır. Bilim insanının aidiyeti değil, ortaya koyduğu bilimsel katkı değerlidir. Üniversiteler, hiçbir siyasi anlayışın, hiçbir cemiyetin veya cemaatin arka bahçesi olamamalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı; güçlü fakat tarafsız, özerk fakat hesap verebilir, liyakati esas alan ve yükseköğretimi siyasi tartışmaların dışında tutabilecek bir yükseköğretim koordinasyon sistemidir.
Türk yükseköğretiminin geleceği, kişilere göre şekillenen yönetim anlayışlarıyla değil; hukukun üstünlüğü, akademik özgürlük, kurumsal özerklik ve liyakat ilkeleri üzerine inşa edilmelidir.
Güçlü üniversiteler, ancak özgür bilim ortamı ve adil yönetim anlayışıyla mümkündür.
Bilimin rehberliğinde yükselen üniversiteler, güçlü Türkiye’nin en sağlam teminatlarından biri olacaktır.